Çocuğumun Bağışıklık Sistemini Nasıl Güçlendirebilirim?

Artık tıp dünyasının kabul ettiği ve herkesçe bilinen bir gerçek var ki, hasta olmamızın temel sebebi bağışıklık sistemimizin güçsüzleşmesi. Yani, sağlam bağışıklık sistemlerine güçlü mikroplar bile etki etmezken, grip veya benzeri bir hastalık güçsüz bağışıklık sistemlerine ölümcüle varan zararlar verebiliyor. O yüzden çocuklarımızı mikrop ve virüslerden tamamen korumayacağımızı da göze alırsak yapmamız gereken bağışıklık sistemlerini mümkün olduğunca güçlü tutmak. Allah’a şükürler olsun, şu anda 3 buçuk yaşında olan oğlumu bağışıklık yönünden sağlam tutabildiğimizi, hasta olduğunda bile kolay ve ilaçsız atlatabildiğimizi gözlemledim. Bunun için neler yapabiliriz? Üç ana başlıkta topladım: Beslenme, yaşam biçimi ve aşılar.

1. Beslenme: Ne yersek oyuz deniyor ya, evet çocuğumuzun beslenmesi bağışıklık sistemine doğrudan etki ediyor. Anne sütünün (ve ilk 6 ay yalnızca anne sütü vererek 2 yıla kadar emzirmenin) bebeğin yaşamındaki ve bağışıklık sistemindeki olumlu etkisini uzun uzun anlatmayacağım bile.

İlk kaçınmamız gereken şey endüstriyel ürünler. Neler mi yani? Formül mama, devam sütü vb. ürünlerden başlayarak Markette satılan, paketli olan herşey. İçinde glikoz şurubundan, aklınıza gelen gelmeyen her türlü sağlıksız madde endüstriyel ürünlerde mevcut. Zaten ürünün içeriği bölümünü okuduğunuzda göreceğiniz ve pek çoğunun ne olduğunu anlayamayacağınız tatlandırıcı, kıvam artırıcı, aroma tarzı gibi maddeler bu ürünlerde bolca mevcut. Çikolatalar, şekerler, cipsler, kekler, kutu UHT süt ve kutulu o minik yoğurtlar, hele ki içinde aspartam bulunan sakızlar…Şekerin artık insan bünyesine verdiği zararlar kanıtlanmış durumda. Allah hepimizin evinden uzak tutsun kanserin bile en iyi dostu şeker, çünkü kanser hücreleri şekerle besleniyor.

junkfood_dailysquib

Eğer markete gittiğinizde çocuğunuza bu ürünlerden hiç almazsanız, o da o paketleri tanımaz ve sizden istemez. Ama bir kez alırsanız artık o paketi tanıyacak ve her seferinde isteyecektir. Diyeceksiniz ki çocuk büyüyecek okula gidecek diğerlerinde görecek isteyecek alacak, nasıl yasaklayabiliriz, engel olabiliriz ki? Önemli olan çocuğa çok erken yaşlardan itibaren bir beslenme bilinci kazandırabilmek. Şu anda oğluma nadir olmakla birlikte sürpriz yumurta da alıyorum, pamuk şeker de, çubuk kraker, minik kutuda o tuhaf yoğurt denilen şeylerden de …Hiçbirşey yasak değil. Ama bunların hiçbiri beslenmemizin önemli bir bölümünü oluşturmuyor, her günkü rutinlerimiz içinde asla yok. Çok nadir alıyoruz ve diyoruz ki “evet bunların tadları bize çok güzel geliyor, çok tatlılar ama biz bunları her zaman değil, bazen yiyoruz çünkü bunları çok fazla yersek hasta olabiliriz.” Artık çocuk bunu biliyor, beraber markete gitsek de tutturmuyor.

Şekerin yanında diğer bünyeye zararlı şeyler, hastalık dönemlerinde et, balık ve hayvani gıdaların tüketimi. Hastalık öncesi kırgınlık dönemlerinde veya o evre geçti ise hastalık dönemlerinde, bunlardan uzak durmak önemli. Sebze ağırlıklı hafif bir beslenme ve bolca istirahat yeterli. Et ve benzeri ürünler zaten yorgun olan bünyemize daha fazla iş çıkartarak daha çok bizi yoruyorlar. Tabii bir de anneannelerimizin klasik tavsiyesi tavuk çorbası var. Tavuk çorbası içindeki jelatin vb. maddelerden dolayı gerçekten şifalı bir iksir. Ama bunun için endüstriyel tavuklardan değil, bulabiliyorsak gerçek köy tavuğu veya gerçekten güvendiğimiz organik tavuk bulmak önemli. Bulamıyorsak hiç yapmayalım derim.
11rp09-6
Unutmayın tüm bu minik tavsiyeler çocuklarımız kadar ailedeki her fert ve kendimiz için de geçerli.
Sağlıklı beslenme ve Junk food denilen sağlıksız besinler ile ilgili daha çok yazı okumak isterseniz:
http://www.cfac.net.au/junkfoodinjunction_may2013.html

2. Gelelim Yaşam Tarzı konusuna: Çocuğumuzun bağışıklık sistemini beslenme kadar destekleyen diğer bir şey de yaşam tarzı. Yaşam tarzı dediğim, aslında çocuğun bir gününü nasıl geçirdiği. Sabahtan akşama kadar evde veya kapalı alanlarda olan, annesiyle beraber AVM’lerde vakit geçiren çocukların çok da sağlıklı olmalarını beklememeliyiz. Hem virüslerin böyle yerlerde çok fazla olması nedeniyle, hem de çocukların büyümek, serpilmek, sağlıklı olmak için açık havaya ihtiyaç duymaları nedeniyle.

1279037945-ChildRunningBugün kadar neredeyse hiç ilaç kullanmadık, antibiyotik hiç kullanmadık, ilave D vitamini vs. hiç kullanmadık. Ama bunları(bazen kendimizden fedakarlık yaparak) 30 günlükten itibaren kar, kış, yağmur, çamur demeden her gün en az (eğer kara kışsa) 1,5 saat (bahar/yaz mevsimi ise) 3-5 saat dışarıda, parkta, yeşilliklerin içinde olmasına, koşmasına, oynamasına imkan tanıyarak gerçekleştirdik. Henüz bir aylıkken babasının kucağındaki kanguruda, havadan düşen karları ağzıyla yakalamaya çalışırken dışarıda vakit geçirdi. Kış günlerinde bile pusetini naylonlamadan (benim tabirimle bebeği fanusa koymadan) gezdirdik. Bunu gerçekten tüm anne-babalara tavsiye ediyorum. Çünkü bebeğiniz/çocuğunuz da bir birey ve onun da hayatı yaşamaya, deneyimlemeye, temiz hava almaya ihtiyacı ve hakkı var.

3. Son madde ise: Aşılar. Bu konudaki görüşlerimi bloğumdaki aşılarla ilgili Post’ta yazmıştım. Bebeğe çok erken zamanda yapılan aşı yüklemeleri (ilk yaş içinde onlarca aşı ve tekrar dozu) henüz tam gelişmemiş olan bağışıklık sistemlerine büyük bir saldırı. Aşılar çok iyi araştırılması, eksileri artıları karşılaştırılması, anne ve babanın aynı görüşte olması, eğer aşı yaptırılmıyorsa beslenmenin ve yaşam tarzının daha da önem kazandığı, yaşanılan ülkenin, bölgenin, şehrin koşullarına göre değerlendirilmesi ve ailenin sorumluluk almayı göze alması gereken bir konu. O yüzden bu konuda çok fazla yorum yapmak yerine, sizlerin kendiniz araştırıp karar vermeniz daha doğru olur diye düşünüyorum.

Allah hepimize ve evlatlarımıza hastalıksız, sağlıklı günler nasip etsin, çünkü herşeyin başı sağlık.

Çocuklarda Odaklanma Sorunu

Çocuklarda çok sık görülen durumlardan biri de odaklanma problemi. Bunun pek çok kişiliksel, pedagojik, tıbbi sebepleri olabilir ama ben kendi gözlem ve deneyimlerim sonucu edindiğim birkaç tespiti paylaşmak istedim. Odaklanma sorunu yaşayan, bir oyundan veya bir kitabı başından sonun kadar dinlemekten sıkılan çocukların evlerinde gözlemlediğim birşey var. Genellikle çocuğa ait tüm oyuncaklar, kitaplar, defterler, boya kalemleri bir çekmeceye, kutuya ya da sepete karışık bir şekilde koyulmuş oluyor. Çocuğun oyun oynaması istendiğinde ise sepet halının üzerine küçük bir tepecik halinde boca ediliyor, sonra da “Hadi oyna bakalım oğlum, kızım” deniyor. Çocuk oyuncak tepeciğinden bir oyuncağı alıyor, birkaç saniye sonra onu bırakıp öbürünü alıyor, 2 dakika sonra da hepsinden sıkılıp evde kurcalanmayacak ne varsa oraya doğru yöneliyor.

reading-791265

3 yaşında olan oğlum bir kitabı sonuna kadar dinleyebiliyor, sinemeya gittiğimizde filmi başından sonuna kadar izleyebiliyor, bir oyunu kendi kurup devam ettirebiliyor. Belki de uyguladığımız aşağıda yazılı yöntemler bunda faydalı olmuştur düşüncesiyle sizlerle paylaşıyorum; sizin de yorum ve katkılarınız için şimdiden teşekkürler.

1. Oyuncakları kategorilere ayırıyoruz. Yarış arabaları bir kutuda, iş makinaları bir başka kutuda, boya kalemleri, defterler vs..
2. Her oyuncağı her zaman elinin altında tutmuyoruz. Kutu oyunları, puzzle’lar, 3 boyutlu kitaplar, oyun hamurları vs. erişemeyeceği yerlerde duruyor. Zaman zaman onları çıkarıp oynuyoruz. Böylece oyuncaklarından bıkmıyor ve odaklanıp bir oyunu sonuna kadar oynayabiliyor. Baktık ki sıkıldı, artık dökmeye dağıtmaya başlıyor, toplayıp yerlerine kaldırıyoruz.
3. Kitaplara özel önem veriyoruz. 6 aylıktan itibaren minik bir kütüphane kurduk. Kitaplar diğer oyuncakların arasında değil, yalnızca kütüphanede duruyor. Kitaplarımızı okuduktan sonra yerlerine koyuyoruz. Eğer kitabımızın yanlışlıkla bir sayfası yırtılırsa hemen bantlayıp onarıyoruz. Böylece kitaplara değer vermeyi daha küçük yaştan öğrenmiş oluyor.
4. Gün içinde evde televizyon açık değil. Yalnızca artık biraz durulmasını ve uykuya hazırlanmasını istediğimiz akşama doğru saatlerde açıyoruz.

Sizlerin de bu konuda tespit ve önerileri var mı?

Bebek için en iyi güneş koruma yöntemleri

Artık herkesin hem fikir olduğu bir konu var. Kavurucu güneş ışınları çok zararlı. Hele bebekler ve çocuklar için son derece zararlı. Bunun gerçek olduğunu bizzat kendim yaşadım. Geçen sene cildimde ortaya çıkan ve zaman içinde değişiklik gösteren bir cilt lezyonu ne yazık ki yapılan patoloji incelemesi sonucu pek hoş bulunmadı ve alındı. Bunun sebebini doktorlara sorduğumda çok fazla güneşe maruz kalmak olduğunu söylediler. Oysa ki son 5 senedir kesinlikle güneş altında durmuyor ve yatıp güneşlenmiyordum. Doktorlar güneşe karşı cildimin toleransının bitmiş olduğunu bunun da daha önce aldığım fazla güneşten kaynaklandığını söylediler. Bebeğinizi nasıl güneşten koruyorsanız kendinizi de aynı hassasiyette güneşten korumalısınız dediler. Zaten bebeğimi güneşten korumam gerektiğini biliyordum bir de üstüne bu eklenince güneş koruması iyice gündemime girdi. Güneş koruyucularda bulunan Paraben vs. etken maddelerin cilt için zararlı olduğu konusundaki evrensel yeni bulgular, ünlü modellerin vs. güneş kremi karşıtı kampanyaları piyasada yaygın olarak satılan güneş koruyucu kremlere karşı güvenimi iyice azaltmıştı. Bu nedenle daha güvenli güneş koruyucular aramaya başladım.

Bebeğimi ilk yaz tatilinde tamamen doğal yağlardan oluşan İstanbul Etiler’deki Emine Koçer’in NEROLINN http://www.nerolinn.com doğal ürünler mağazasında satılan ve kimyasal olmayan içeriği olmayan özel bir organik yağ olan SUN KISS OIL ile korudum. Gerçekten de bu organik yağ sayesinde bebeğim hiç bir kızarıklık ve alerji yaşamadı.
nerolinn

Tabii ilk tatili hasarsız atlatmamızda babaannesinin bebeğim için diktiği şile bezinden uzun kollu beyaz gömlek ve pantalonun da payı çok. Denizde olmadığı her zaman bu kostümü giydirmeye dikkat ettik.
IMG_1944
Oğlumun 2. yaşında ise Mustela UVB 50+ güneş kremini denedim ve memnun kaldım. Gerçekten koruma konusunda iyi. Ancak bu ürünü NEROLINN’in organik yağı ile kesinlikle kıyaslayamam çünkü her ne kadar içinde paraben,parfüm, renklendirici madde olmasa da kimyasal koruyucular mevcut. Zaten ürünün arkasındaki içerik bölümünü okuduğunuzda bunu görebilirsiniz. doğrudan güneşe maruz kalmaktan iyidir elbette.
Ancak ilkinde spreyi yerine krem olanını aldığım için pişmanım. Bembeyaz kirece benzeyen krem o kadar yoğun ki çocuğun cildine sürdüğünüzde dağıtmanız neredeyse imkansız. Bu sefer sprey olanını aldım, sürümü çok daha kolay.
Bu krem olan:
mustela
Bu da sprey olan:
sprey
Mustela’nın güneş kreminden çok daha mükemmel olanı ise After Sun yani güneş sonrası spreyi. İnanılmaz ferahlatıcı, rahatlatıcı ve sürümü kolay. Kendim de bol bol kullandım, hatta yaz sonrasında bile vazgeçemedim cilt nemlendiricisi olarak kullandım. Özellikle annelerin kendi kullanımı için tavsiye ediyorum.
mustela-sprey
Daha fazla bilgi : http://www.mustela.com.tr/tr/main.html#/bebek-urunleri/gunes-koruma/solar-protection

Yine de sırf Etiler’e gidemediğimden dolayı temin edemediğim SUN KISS OIL hala aklımda olduğundan (her yıl oğlumun doğum gününü unutmadan kutlayan ve her zaman zarif ve sıcak yaklaşımını koruyan) Nerolinn Emine Hanımı aradım (0212 284 83 72) ve kargo ile adrese gönderim yapabildiklerini öğrendim. Bir iki gün içinde ürünüme kavuşabiliyorum🙂

Bütün bunlara ilave olarak en önemli güneş korumasının çocuk ya da büyük olsun çok güçlü güneş ışınlarının olduğu mevsimlerde ve yerlerde saat 11:30-16:00 arası hiç güneşe çıkmamak olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.
Herkese iyi tatiller!

Tüm Açıklığıyla Normal Doğum. Evet Kahramanım Ben!

Doğumhanenin kapısından çıktığımda avaz avaz “Kahramanım Ben!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Daha sonrasında hastane odasına gitmemle ilk emzirmem arasında birçok an kopuk çünkü epidural veya hiç bir anestezi almadığım halde doğumdan eni konu sarhoş olmuş şekilde çıktım. Demek kadınlarda nasıl özel bir hormon sistemi var ki hiç anestezi olmadan bile zaten bünye gerekli uyuşturmayı yapıyor.

Hamilelikte en çok kafayı taktığımız şeyler: Nasıl doğum yapacağım? Normal (doğal) doğum yaparsam çok canım acır mı? Dayanabilir miyim? gibi sorular oluyor. Ben de kendi doğum deneyimimi samimiyetle anne adaylarıyla paylaşarak bu soruları bir parçacık olsun yanıtlamış olacağımı düşünüyorum.

Şunu çok net söyleyebiliyorum ki, doğumun zor tarafı kesinlikle aktif doğum anı (doğurmak) değil. Yani filmlerde gördüğümüz o bağırış çığırışlı ıkınma ve doğum sahneleri çok abartılı. Zor olan doğumdan önce çekilen sancı. Sancı doğumdan doğuma değişiyor. Kimilerinde yalnızca birkaç saat, kimilerinde bir gün iki gün sürebiliyor. Kimilerinde çok ağrılı kimilerinde daha az ağrılı olabiliyor.

Ben sancıdan önce suyum geldiği için 39. hafta 2. günde hastaneye gittim ve doktorlarım doğumu yapay sancı vererek (yapay sancı: bir serumla beraber verilen ve doğumu başlatan oksitosin hormonu) başlattı.
Saat 13:30’da hastaneydim ve oksitosin verilmeye başlandı; akşamüzeri olduğunda sancılarım hala düzensizdi ve dayanılmaz bir ağrı yoktu, sadece çok kuvvetli bir regl sancısı gibi bir sancı ara ara gelip gidiyordu. Akşamüzeri 18:00 gibi sancılarım çok sıklaştı ve ağrı gerçekten şiddetlendi. Odamdan doğumhaneye götürülürken doktorumun adını bağırıp duruyordum. Doğumhaneye girdikten sonra herşey çok daha kolaylaştı. Doktorumun talimatlarını dinledim ve çok kısa bir sürede doğum gerçekleşti. Saat 20.30’da birtanecik oğluma kavuştum. Hayatımda hiçbirşeye bu kadar odaklandığımı ve konsantre olduğumu hatırlamıyorum. Bebeğimin de dünyaya gelmek için ne kadar çok çaba harcadığını hissedebiliyordum. Doğum doğal yolla yapıldığında tek başına annenin yaptığı bir şey değil, iki kişilik çok özel bir deneyime dönüşüyor.

Aktif doğum sırasında hissedilenin acı değil, çok ama çok büyük bir “baskı hissi” olduğunu söyleyebilirim.

Ancak bebeğim doğduktan sonra sevimsiz bir olay yaşadım, ne yazık ki bebek çıkmış ama plasenta (bebeğin eşi) çıkmamıştı.
Normalde bebeğin çıkmasından sonra plasenta da hemen ardından çıkar. Benimki çok nadir rastlanan bir durumdu. Yarım saat sonra rahim ağzı tekrar kapandığından ve plasenta anne içinde kesinlikle bırakılamayacağından (zehirleme ve şok yapıyor) doktorum manuel müdahaleyle çıkartmak zorunda kaldı ki bu beni gerçekten çok yıprattı. Çünkü son gücümü bebeğimi çıkartmak için harcamıştım. Ama bu çok nadir görülen bir olay olduğu için anne adaylarının bu konuda endişelenmesine kesinlikle gerek yok. Bebek çıkacak, bebeğin eşi de onunla birlikte çıkacak diye düşünmek yeterli.

Açıklıkla söyleyebilirim ki, benim doğumumda tüm doğum olayının yalnızca 2 saati zor geçti. Biz günümüz kadınlarının normal (doğal) doğum meselesini çok abarttığımızı düşünüyorum. Doğal, epiduralsiz ve anestezisiz bir doğum yaptığınızda, DOĞUM TEK BAŞINA YAPILAN BİRŞEY OLMUYOR. Bebeğinizin de dünyaya gelmek için ne kadar çaba harcadığını hissedebiliyorsunuz. Büyüdüğünde çocuğunuza “seni ben doğurdum” demek yerine “biz birlikte doğum yaşadık” diyebilmek çok güzel. Aradan 2 buçuk sene geçti ve “Bir daha doğal doğum yapar mıyım?” soruna evet diye cevap verebiliyorum. O halde o kadar da büyütülecek bir şey yokmuş.
Yoksa onca kadın ilk doğumdan sonra yeniden doğum yapar mıydı? Ben her kadının zaten dayanıklılık açısından kahraman olduğuna inanıyorum. Tüm doğum yapacaklara hem kolay hem de mutlulukla anımsayacakları bir doğum deneyimi diliyorum. Siz de doğum deneyimlerinizi ve anılarınızı burada yorum olarak paylaşırsanız eminim yeni anne olacaklara epey bir fikir verecektir.

Günün Bebeksi İpucu

stock-footage-mom-kisses-a-sleeping-babyBebeklerin yeni bir şeye alışması için sadece 3 günün* yeterli olduğunu unutmayın!
Bu söz size hem umut versin, hem de dikkatli olmaya yöneltsin!
Örneğin;
Kötü Haber: Bebişinizi koynunuzda yatırıyorsanız 3 gün sonra buna alışacak ve sizden ayrılmak istemeyecek.
İyi Haber: Koynunuzda yatmaya alışan bebeğinizi 3 gün üst üste tam bir kararlılıkla odasına koyacaksınız odasında uyumaya alışacak.**

* Kısa bir süre anlamında…
** eğer daha uzun süreye dayanan bir bağımlılık varsa yeni alışkanlığa alışması elbette daha uzun sürebilir

Bebeğim neden severek yemek yemiyor? Veya nasıl severek yer?

make-homemade-baby-food-1ababyBir anne için bebeğiyle ilgili en önemli iki konu “yemek” ve “uyku” olmasına rağmen ne yazık ki bir bebekte her ikisinin de mükemmel olmasına nadiren rastlanıyor.

Ama şu kanıtlanmış bir gerçek ki, bebeklerdeki/çocuklardaki yemek ve uyku bozuklukları çoğunlukla bebeğin kendisinden kaynaklanmıyor. Bebeklerin de kişilikleri ve tercihleri olduğuna inanıyorum. Örneğin, bazı bebeklerin yemek yemeye karşı daha az ilgileri olabiliyor, ya da benim oğlum doğduğundan beri uykusu az olan bir çocuk… ama bebek öyle istiyor diye aç ve uykusuz kalmasına göz yumamayız elbette ki, her ikisi de gelişimleri için çok önemli yapıtaşları. Bebeğin yemek ve uyku düzenini en erken aylardan başlayarak oluşturmak, ilerleyen aylarda bozuk bir düzeni düzeltmeye çalışmaktan çok daha kolay. Bu yazımda yemek konusuna değineceğim, uyku düzenini oluşturmak gerçekten de sistem ve kararlılık gerektiren bir süreç. Bu konuda daha iyi yönlendirmeyi doktorunuzdan alabilir ve daha önce bu blogda söz ettiğim Tracy Hogg’un “Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler” kitabında detaylı bir şekilde okuyabilir ve uygulayabilirsiniz.
Elbette ilk 6 ay anne sütü ile beslemeyi sonuna kadar tavsiye ediyorum. Kararlılık ve emekle gerçekten de bu mümkün. Ben 3. ayda çalışmaya döndüğüm halde bebeğimi sadece anne sütü ile beslemeyi başarabildim. İşin sırrı elbette evden uzak olduğum zamanlarda iş yerimde gerekli mekanı ve ortamı yoktan var etmek suretiyle bol bol pompa ile süt çekmekti. (Not: Medela’nın elektrikli süt sağma pompası bu konuda çok kullanışlı.)

Gelelim ilk 6 aydan sonrasına. Bebeğin ilk yemeği ne olacak? Ne yesin? Nasıl yesin? Soruları kafanızda uçuşurken bir tek şunu aklınızda tutmanız hayat kurtarıcı olacak: NE YAPARSANIZ YAPIN AMA BEBEĞİNİZİN YEMEĞİNİ KESINLIKLE BLENDER’DAN GEÇİRMEYİN! ÇATALLA EZİN!
Bebeklerde ek beslenme ile ilgili önemli bilgiler:***
Beslenme için çocuk oturabilecek hale gelmeli. Ek beslenmeye ne zaman başlayabileceğinizi doktorunuza danışın.
Yemekleri mutlaka günlük olarak hazırlayın.
Yemekleri mevsim sebzelerinden hazırlayın ve kısık ateşte kavurun. Örneğin soğan, pırasa, havuç, pirinç karışımı…
Eğer 6. aydan önce beslenmeye başlandı ise, ilk 6 aya kadar patates vermeyin.İçine soğan ve sarımsak koyulabilir.
Başlangıç yemekleri tuzsuz-yağsız ve etsiz olmalı.
Yemeği çatalla ezip verin.
Ek gıda önce 1-2 tatlı kaşığı ile başlanıp en fazla yarım kaseyi aşmayacak şekilde ardından anne sütü verilmeli.
Meyveler alerji yapma olasılığına karşı denenerek cam rendede rendelenerek verilmeli. Elma ve armut ilk denenebilecek meyveler. (3 gün aynı meyve verilerek kızarıklık, pişik, ishal-kusma, vb. yapıyor mu denenmeli. Bunlar oluyorsa o meyve kesilmeli.)
Miniğimize afiyet olsun, Allah annesine hiç sorun yaratmadan keyif alarak faydalı yemekler yemesini nasip etsin!

*** Her bebeğin bünyesi, gelişimi, ihtiyaçları farklıdır. Ek beslenme ile ilgili mutlaka bebeğinizin doktorunuza danışın, onun yönergelerine göre hareket edin. Elbette kendi yaklaşımınıza, düşüncenize uygun doktor seçimi yapmanız çok önemli. Ne yazık ki (benim için) Türkiye’nin en iyi çocuk doktoru bu mesleği bırakmak “zorunda kaldıktan” sonra bir daha her bir muayene için en az 1 buçuk saat vaktini ayıran, çocuğu ay be ay beslenme, uyku ve davranış açılarından ele alan, doktorluğunun yanı sıra çocuğun pedagojik ve sosyal gelişimi konularında da yol gösterici olan bir doktor daha bulamadım. Dilerim siz bulabilirsiniz.

Kış geliyor. Lütfen Bebekleri Mumya gibi Sarıp Sarmalamayalım/Fanusa Koymayalım

Ağustos ayı.. Hava 35-40 derece..Üzerimizdeki tiril tiril tişörtlerimiz bile terden sırılsıklam.  O da ne? Bebeği kalın battaniyelere mumya gibi sarmışlar yüzü bile gözükmüyor. Bebeğe içim acıyor, kendimi zor tutuyorum açın şu bebeğin üstünü diye çığlık atmamak için. İşte dehşete düştüğüm konulardan biri. Sanırım yalnızca (veya en çok) bizim kültürümüzde bebekleri yazın en sıcak gününde olsa bile kat kat  lahana gibi giydirmek, battaniyelere sarmak alışkanlığı var. Vücut ısısını dengelemeyi, terlemeyi bile henüz kolayca gerçekleştiremeyen o minik metabolizma kat kat kıyafetler battaniyeler altında kimbilir nasıl da can çekişiyor. Oysa doktorlar ne diyorlar, bebeği kendi giysimizden yalnızca bir kat daha fazla giydirmek yeterli. Yani biz tişörtle gezerken bebeği 3 kat giydirip, üstüne bir de battaniyelere sarmak işkenceden başka şey değil.

Bir de fanus meraklısı anne-babalar var. Fanus diye şu bebek arabalarının üstünü boydan boya örten naylon korumalardan (yağmurluklardan) bahsediyorum. Bırakın kış gününü yazın ortasında inceden sıcak bir rüzgar esse fanuslar anında örtülüyor. Ya bu bebek dondurma mı eriyecek?  Onun da rüzgarı yüzünde hissetmeye, çevreyi görmeye tanımaya hakkı yok mu?

Bununla ilgili gerçek bir anımız var. Bizim ufaklık en fazla 3 aylık. Ocak-Şubat ayında filanız. Akşamüzeri gün batımı Moda burnundan babasının göğsündeki kanguruda çevreyi seyrederken, ağzından salyalar akarak hayatı tanımak, görmek, öğrenmek merakıyla yanıp tutuşuyor. Batan güneşin yaydığı kızıllığı görünce bizimki heyecandan elini ayağını deli gibi sallıyor. Elinde eldiven yok. Başındaki şapkasını zorla takıyorum. Hemen yanımızda bizimkinden hayli büyük olduğunu arabasında dik oturabilmesinden anladığımız bir başka bebek var. En sıkı şekilde arabasında fanuslanmış. Üzerine astronot kıyafeti giydirilmiş, eldiven, şapka yetmez, büyük bir kaşkolla taa gözlerine kadar sıkıca sarıp sarmalanmış. Arabanın içinde öylece mumya gibi oturuyor. Nerdeyiz? güneş mi batıyor? çevremizde insanlar mı var? dünyadan haberi yok zavallıcığın. nasıl olsun ki? naylon fanusun tepesinde birkaç küçük delikten gelen azıcık havayla, boğazını sıkıca saran kaşkola rağmen nefes almaya çalışırken gün batımının keyfini yaşayacak değil ya.

Lütfen bebeklerimize cansız bir varlık, ya da bir rüzgar esintisiyle savrulacak kum, bir yağmur damlasıyla eriyecek şeker muamelesi yapmayalım. Evet bizler için çok kıymetliler ama insanca yaşamak, görmek, öğrenmek, büyümek ve en önemlisi nefes almak haklarını ellerinden almayalım.

Düşünmeniz için: Çocuğunuzun Aşıları

Fazla detayına girmeyeceğim/girmek istemediğim bir konu. Yalnızca üzerinde düşünmeniz /araştırmanız için bahsetmek istiyorum. Doğumdan sonra anne babaların vermesi gereken zor kararlardan biri de Aşılar, aslında aşıların tümü devlet politikası gereğince her yeni doğana yapıldığından anne babalara çok da karar verme durumu doğmuyor. Yeni doğanlara ilk yıl içinde onlarca doz aşı yapılıyor. Bu konuda dünyada farklı yaklaşımlar var. En popülist bilinen hekimler bile artı ve eksilerinin değerlendirilmesi gerektiğinden, bebeğin ve toplumun yararının gözetilmesinin esas olduğundan ama yan etkilerinin de hiç de küçümsenmeyecek düzeyde olduğundan söz ediyorlar. Bir örnek olarak, aşağıya Dr. Mehmet Öz’den bir alıntı yapıyorum. Şu anda ülkemizde milli aşı programının politikası tamamen Sağlık Bakanlığı tarafından belirleniyor ve uygulaması yine Sağlık Bakanlığına bağlı birimler (sağlık ocakları) tarafından yapılıyor. Elbette bu konuda önerim doktorunuzun yönergelerini izlemeniz; zaten çocuğunuzun doktorunu,  sizin aile olarak ilaç-aşı gibi konulara yaklaşımınıza uygun olacak şekilde seçtiğinizi düşünerek/ var sayarak…

Konu: Çocuk aşıları güvenli mi – Dr. Mehmet Öz

Aşıların güvenli olduğunu düşünsem de bu onların tamamen risksiz oldukları anlamına gelmiyor. Genel nüfus için güvenli diyebiliriz. Çocuk aşılarının normal bir çocuğa yararlı olma ihtimali, ciddi bir hastalık ihtimalinden 20 kat fazla. Yani genellikle aşılar hayat kurtarır ve hastalıkları önler ciddi riskler de taşıyabilir. Aşılar bir yandan enfeksiyonların çoğalmasını azaltarak hayat kurtarırken, daha geniş kapsamlı araştırmalar çocukları aşı olduktan sonra sağlıklarında olumsuzluklar gözleyen ailelerin hikayelerini göz ardı ediyor.

Aşıya karşı olan kişiler çocuğun bütün paneli alırsa 6 yıl boyunca 32 aşı (17 aşı, ama bazıları tam koruma sağlamak için bir kereden fazla veriliyor) olduklarını ve 113 aşı antijeni enjekte edildiğini tartışıyor. Bu da, bir çocuğun vücuduna koymak için fazla miktarda gereksiz kimyasal demek oluyor ve 20 yıl önce önerilenin 3 katı daha fazla.

Ancak aşıyı destekleyenler çocukların (hatta yetişkinlerin) yeni bir çevrede (hayvanat bahçesi veya müze gibi) 113 antijenden çok daha fazlasına maruz kaldığını söylüyor. Ayrıca aşının içindeki maddelerin güvenliğinin geliştirildiği de göz ardı edilmemeli.

bu alıntının kaynağı: http://www.hayatnotu.com/cocuk-asilari-guvenli-mi-dr.-mehmet-oz.html

Ayrıca Dr. Öz’ün Siz Bebeğinizi Beklerken kitabında aşılar hakkında bir bölüm bulunuyor.

Süt nasıl geri gider?

Garip bir şekilde, bebeğimden mesafe olarak uzak olduğumda fazla bir süt birikimi olmadı. Her gün birkaç kez duşun altında ılık suyla yaptığım masajla sorunsuz bir şekilde süt vermediğim ilk 5 günü atlattım. Ne zamanki bebeğimle tekrar kavuştuk göğüsler yine sütle dolmaya ve bu sefer ciddi ağrı yapmaya başladı. Eğer ağrı dayanılmaz hale gelseydi ve ateşim çıksaydı doktora gitmem gerektiğini biliyordum. Neyse ki ateş olmadı, ama göğüslerde ciddi şekilde sertlik ve ağrı başladı. Ben de ilaç kullanmadan neler yapılabilir araştırmaya başladım. Pek çok sağlık sorunu ile ilgili doğal tedavi yöntemlerini bilen ve bana meme ucu çatlağı için ayva çekirdeğini tavsiye eden eşimin çok sevdiğimiz halasının verdiği tavsiye bana zararsız geldi ve denemeye karar verdim.

Bebeği sütten kesince göğüslerde biriken sütün verdiği ağrı nasıl geçirilebilir?

Bir kuru soğan soyuluyor ve kırılıyor. (En geleneksel yöntemle yerde topukla kırmak istemezseniz ağır bir cisimle, vs. kırabilirsiniz) Soğanın en ortasındaki kısımları  alınıyor, her bir göğüsün ucuna kapak gibi koyuluyor, üzerine rahat bir sütyen giyiliyor, böylece soğanlar sürekli göğüs ucunda duruyor. Mümkün olduğunca uzun süre böyle tutuluyor. (Hatta nefret etmezseniz böyle yatılırsa daha iyi.) Sonra soğan eskiyince yenisiyle değiştiriliyor.

Bu yöntem elbette ki bilimsel değil ve itici gelebilir  (ayrıca iş yerinde iken uygulamaya uygun değil, koku açısından :)) (yine de tahmin edildiği kadar dışarı dayanılmaz bir koku vermiyor, kısa sürede yumuşadığı için acıtmıyor, rahatsızlık vermiyor,  suyu filan da akmıyor, ciddi bir leke yapmıyor, tabii ki sık sık duş almak gerekiyor-ki bu da süt birikmesini açmak için harika) ama KESINLIKLE ISE YARIYOR. Hatta ben “tamam düzeldi” diye soğanı koymaktan vazgeçtiğimde yine ağrım başladı. Tekrar soğanı koyduğumda ise ağrı azaldı. Zaten yaklaşık 10-15 gün sonra süt iyice azaldı, ağrılar da geçti. Ben yaptım pişman olmadım.

Dönüm noktası! Bebeği memeden / sütten kesmek Part2

Evet 5 gün ayrılıktan sonra bebeğim beni görünce tekrar meme isteyecek miydi? kısmında kalmıştık… Babasıyla eve geldiklerinde bebeğim çok yorulmuştu ve uyuyordu. Sessizce yatağa yatırdık. Yani hiç tahmin ettiğim gibi bir kavuşma olmadı. Oysa ki hayalim ben onlara kapıyı açacaktım ve bebeğim anne diye bana sarılacaktı. Bir süre uyuduktan sonra (gidip gelip yanına bakıyorum) bir de baktım ki yatağın içinde doğrulmuş neredeyim ben? dermiş gibi sağa sola mahmur gözlerle bakıyor. Yanına gittiğimde beni görünce yüzünde beliren koskocaman bir gülümsenin ardından hemen meee-meeee! diyerek yaygarayı basışı dün gibi aklımda! Evet 5 gün memesiz yaşayan oğlum beni görünce yine meme bağımlılığını hatırladı. Bunun olabileceğini önceden düşündüğüm için meme uçlarıma yara bandı yapıştırmıştım. O kadar çok yaygarayı bastı ki açıp yara bantlarını gösterdim ve uff olduğunu, zaten kendisinin büyüdüğünü artık memeye gerek olmadığını söyledim. İlk gecemiz gerçekten de zor geçti. Gecenin bir yarısında uyandı ve meme diye tutturdu. salona geldik, oyalamaya çalıştıysam da hiçbir şeyle avunmadı.Sonunda başka bir çare bulamadım, kucağıma alıp (sabah 05 sıralarında) üzerimize de bir battaniye atıp sokağa çıktım. Sokakta biraz gezdik. Sonunda yorgun düştü ve uyudu. İkinci gecemiz de bunun benzeri idi, yine gecenin bir yarısı ayaktaydık. Daha sonraki geceler meme isteme şiddeti azaldı ve gece boyunca çok az uyanıp onda da suyunu içip uyumaya devam etti. Şimdi memeyi keseli 3 ay oldu. Artık geceleri ya bir kez uyanıp biraz su içiyor ve geri uyuyor ya da hiç uyanmıyor. Demek ki “memeyi kesince bebek kesintisiz uyumaya başlayacak” dedikleri doğruymuş. Peki memeyi unuttu mu? Ne yazık ki hala zaman zaman memeyi kıyafetlerimin dışından da olsa öpüyor, seviyor, sanki hasretle anıyor. Ben de içimden “Ne memeymiş be kardeşim? Galiba dünya memeler üzerine dönüyor” diye düşünüyorum; bebeklikte başlayan meme merakı erkeklerde sanırım hiç bitmiyor.